GD Star Rating
loading...
Brezilya’lı fotoğrafçı Salgado 1944 yılında sekiz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi. Salgado lisans eğitimini fotoğraf dışı bir alanda ekonomi alanında yaptı. 1968 yılında A.B.D.’de ekonomi yüksek lisansına başladı.
1971 yılında ise yine aynı alanda doktorasını tamamladı. 1973 yılına kadar iş hayatını ekonomist olarak iş hayatını sürdürdü. Aynı yıl eşinden aldığı makine ile Afrika’ya yaptığı yolculuk sırasında fotoğrafla tanıştı. Salgado yine aynı yıl Sygma ajansına girdi, 1975-1979 yılları arasında da Gamma ajansı için çalıştı.
Ardında, daha sonra ekonomik krizden kurtulmasına vesile olacağı Magnum ajansı üyeliğine seçildi. ABD başkanı Reagan’a düzenlenen suikast girişimini fotoğraflaması hem ona uluslararası ün kazandırdı hem de ajansını yaklaşık on yıldır sürmekte olan ekonomik krizden kurtardı.
Yedi yıl boyunca 1977-1984 yılları arasında Brezilya da uzak dağ köylerini gezerek “Other Americans/Öteki Amerika (1986)” adlı albümü hazırladı. 1980 yılında on beş ay boyunca Fransız Sınır Tanımayan Doktorlar Topluluğu ile Afrikanın Sahra bölgesini gezerek “Sahel: L’Homme en Détresse / Sahra: Izdırap İçindeki İnsan” adlı çalışmasını hazırladı. 1986 ve 1992 yılları arasında o ana kadar ki en büyük projesi olan “Workers/İşçiler(1993)” üzerinde çalışmaya başladı.
Salgado, bu albümü hazırlarken yirmi altı ülke gezerek geniş çaplı bir işçi profili çıkarttı. Çalışmasının genel yapısına bakıldığında Salgado’nun, albümü üç temel bölüm üzerine inşa ettiği görülmektedir. Tercih edilen ülkelerde bu bölünmeyi dolaylı olarak yansıtmaktadır. Fransa gibi sanayisi gelişmiş ülkelerdeki işçilik, Rusya gibi eski doğu bloğu ülkelerde sanayileşmiş ancak görece olarak eski teknolojiye dayalı işçilik ve üçüncü dünya ülkelerinde genellikle tarıma dayalı işçilik.
1997 yılında ise Brezilya’da topraklarının geri verilmesi için mücadele eden köylüleri fotoğrafladığı “After Terra: Struggle of The Landless/ Yurtsuzların Mücadelesi” çalışmasını gerçekleştirdi ve albümleştirdi.
2000 yılında ise kırk bir ülkede vatansız insanların, göçmenlerin ve mültecilerin çocukların portrelerinden oluşturduğu “Migrations and The Children/Göçmenler ve Çocuklar” albümünü yayınladı.
Salgado 2002 itibari ile, çocuk felcinin kökünü kazımak için gerçekleştirilen evrensel kampanyayı fotoğrafladığı belgesel çalışmasını tamamlamıştır. Salgado bu çalışmayı gerçekleştirmek amacı ile Somali, Sudan, Hindistan, Kongo ve Pakistan gibi ülkeleri gezmiştir.
Salgado çalışma yöntemleri ile pek çok çağdaşından ayrılan bir yaklaşıma sahiptir. Salgado’ya göre, projelerinde iyi sonuca ulaşmak, fotoğraflanan insan ile kurulan ilişkiye bağlıdır. Bu yüzden Salgado çalışmalarını gerçekleştirirken, fotoğraflayacağı kişiler ile benzer koşullarda yaşar, onların yolculuk ettiği şekilde yolculuk eder.
Projeleri genellikle uzun soluklu projelerdir ve bu süre içerisinde tüm giderlerini kendi bütçesinden karşılar. Salgado’nun çalışmalarına geniş bir perspektifle bakıldığında, kendi ideolojisini de fotoğraflarına yansıttığını söylememiz mümkündür.
Other Americans’da Amerika kıtası ile özdeş olan kıta ile aynı isimli ülkenin karşısında ötekilik, The Workers çalışmasında ise, onun değişi ile milenyumun eşiğinde çalışan ve üreten sınıfın durumunu görebilmekteyiz. Salgado’nun fotoğraf çalışmalarının içeriksel ve biçimsel yapısında Meksika’da temelleri atılan öncüllerinin Riviera, Siqueros ve Orozco gibi ressamların olduğu Meksika Yeni Gerçekçiliği olarak da adlandırılan, ekspresyonist yaklaşımın izlerini görmemiz mümkündür.
Seçilen konuların marksizm ile ilişkisi olması, biçimsel olarak da, kimi zaman göze batacak kadar koyu tonlar ve buna bağlı olarak dışavurumcu etkiler bu paralelliğin izleri olarak görülebilir. Salgado’nun başarısının diğer bir sırrı da entelektüel birikimini pozitif bir biçimde çalışmalarına yansıtmasıdır.
Ekonomi üzerindeki birikimi yoksulluk, üçüncü dünya ve sanayileşme kavramlarına eleştirel yaklaşımını belli bir paradigma içerisine oturtmasını sağlamıştır.
GD Star Rating
loading...
GD Star Rating
loading...
Şirin sokakları, evleri, balcan-soğanı, koruk ekşisi, üzüm bağları, Dört Eylül İlköğretim Okulu’nun bahçesindeki altı köpek yavrusu, dalından kopmuş kayısısı, sıcakkanlı insanları, yukarı parkın köpüklü Türk kahvesi, Leodikya kazı ekibiyle yapılan kahvaltı, Hierapolis Buldan’dan arta kalan… Bahçeşehir Üniversitesi mimarlık öğrencileriyle gerçekleştirdiğimiz Yaz Okulu kapsamında rölöve-restitüsyon çalışmalarının yanı sıra Buldan’lı öğrencilerle yaptığımız Kültürel Miras Eğitimi ve belgeleme çalışmaları ÇEKÜL Vakfı’nın var oluş amacının sadece bir bölümünü oluşturuyor.
Buldan’ı, vakfımıza gelen tanıtım kitapçığında görmüştüm ilk kez, hemencecik orada olmak istemiştim. Ne demek istediğimi ancak o kitapçığa baktığınızda anlayabilirsiniz ya da bizzat gidip yerinde görerek.

Şirin mi şirin bir kent Buldan… Dokuma atar damarı, eskiye göre bayağı azalmış olsa da, gönüllere taht kurmuş. İşlerine o kadar bağlılar ki, motiflerine yeni açılımlar getirmediklerini görünce anlıyorsunuz ne kadar yürekten olduğunu. Yakın zamana kadar her evin altında bir atölye varmış, bütün aile yaz, kış çalışırmış. Evin küçükleri tatilde gezmek yerine ailenin gelirine katkıda bulunurmuş. Yani iki seçenekleri varmış önlerinde; okumak ya da çalışmak…
Hayatını biraz riske atmayı göze alanlar büyük şehirlere göç etmiş, kimileri gurbete gitmiş çalışmaya, tutunamayanlar geri dönmüş ait olduğu yere. Mekân değişse de onlar için önemli olan hayatla birlikte gösterdikleri çaba, çalışırken akıttıkları alın teriymiş. Katıksız emeklerinin hediyesi ise bir tatlı huzurmuş…

İpek böceklerinden yapılan şallar, kıyafetler ve örtüler çok kıymetli Buldan’da; nasıl olmasın ki, yumuşacık, pamuk gibi. Hele bir de ayva çekirdeği, palamut gibi doğal malzemelerle boyanmış kumaşlar, yıllar geçse de eskise de renginden hiç ama hiç bir şey kaybetmediğine şahit oluyor, büyüleniyorsunuz.
Sokak aralarında fotoğraf çekerken işittiğim dokuma makinelerinin sesi şarkı gibi ilişti kulağıma; sanki ilgilenene bir şeyler söyler gibi, daha da meraklanıyor, hemen bir başka sokağa dalıveriyorum; yeşil demir bir kapı çıkıyor karşıma, bahçesine kafamı uzatıyorum, her yer tertemiz ve meyve ağaçlarıyla kaplı, çıt çıkmıyor… Şöyle bir etrafıma bakınıyorum ve huzuru hissediyorum. Yürümeye devam ediyorum, birden burnuma buram buram erik kokuları geliyor, yanımda Sucu Mustafa’nın kızı Hülya abla var, ona soruyorum ve kokunun nereden geldiğini birlikte buluyoruz. Bir evin bahçesinde toplanan teyzeler kocaman kazanda erik kaynatıyor, bir bölümü kaynatılmış, süzgeçten geçirilmiş bile. Hemen ne yapacaklarını soruyorum ve en önemlisi de nasıl yapıldığını. Hemencecik anlatıveriyorlar, hiç nazlanmadan, sızlanmadan. Erik ekşisi yapıyorlarmış, yemeklerde kullanmak üzere…


Kentte insanlar öyle içten, mutlu ve yardımsever ki, şaşırıp kalıyorsunuz. Sokaklarda yürürken gördüğünüz herkes yüzünüze tebessümle bakıyor, siz de “Merhaba” demeden geçemiyorsunuz. Hemen ardından sohbet başlıyor…
Buldan’da üzümler Ekim ayında olgunlaşıyor, büyük bir bölümü sofralık olarak üretiliyor, az bir bölümü de kurutuluyor. Daha erken üzüm yemek isterseniz Tarsus’a gitmeniz gerekecek, şarap içmek isterseniz de Tavas’a…
Yorgunluğumu atmak üzere yukarı parka çay içmeye gidiyorum, bu sefer de fırından tam buğday ekmeğinin kokuları geliyor. Dayanamayıp bir koşu fırına gidiyorum, yuvarlak ekmek daha lezzetli önerisinde bulunuyor fırıncı amca ve hemen fiş kesiyor, teşekkür ediyorum. Ekmek kuru kuru yenir mi diye düşünürken simitçi geçiyor “İki simit lütfen” diyorum. Peynir önerisi getiriyor Yeşim, hiç aklımda yokmuş gibi davranıp koşar adımlarla Bekir amcanın bakkalına gidiyorum, bir sürü üçgen peynirim oluyor. Ağaçlarla üstümüz örtülü, güneşin hiçbir huzmesinin yer almadığı masaya kan kırmızısı çaylarımız da geliyor, keyfimize diyecek yok.
Pamukkale Kız Öğrenci Yurdu, botanik bahçesi gibi; yurt Müdürü Özcan Bey’in en büyük hobilerinden biri bitkiler, her yer ağaç ve çiçek dolu. Yurt bahçesindeki masalarda otururken sesliğin içinde zeytin ağaçlarının hışırtısı melodi gibi geliyor kulağınıza, yorgunluğumuzu unutuyoruz.
Beyler Konağı, Eklemeli Konak, Dokuma Pazarı Caddesi, PTT Binası, Yukarı Park kentin şahitlerinden. 20’ye yakın konak kısa zamanda pansiyon olacak. Ev sakinleri odalarını açacak size, yemekler hazırlayacak… Siz de bahçesindeki ağaçlardan meyve toplayacak ve toprağın kokusunu özlemle içinize çekeceksiniz.
Yeni bir kentle tanıştım, içim umut dolu… Bu satırları yazarken daha onlarcası beni de ekle, herkesin benden de haberi olsun der gibi mırıldanıyor, kulak asmıyorum. Benliğime eklenen, beni var eden ve şu anda bu duyguları hissetmeme neden olan Buldan’ı artık daha çok seviyorum.
Sevgilerimle,
Beyza Kurt Top
ÇEKÜL Vakfı
byzkrt@gmail.com
GD Star Rating
loading...
Son Yorumlar